Anasayfa Haberler Hakkımızda İletişim
Anasayfa Haberler Hakkımızdaİletişim

Tuhaf Bir İngiltere: Beryl Cook Bicester Village’a Gittiğinde

08 Eki 2026 — Hot Magenta 9 dk okuma
Tuhaf Bir İngiltere: Beryl Cook Bicester Village’a Gittiğinde

Beryl Cook’un heykellerinin Birleşik Krallık’ın şu anki geç kapitalist sığınağında sergilenmesi, Owen Hatherley’ye ‘İngilizlik’ kavramının birbirinden farklı sahte estetiği hakkında pek çok şey anlatıyor.

Londra’nın kuzeybatısında yer alan Oxfordshire’daki tasarımcı-outlet alışveriş merkezi Bicester Village, Britanya’nın başlıca turistik destinasyonlarından biri. Kendi halinde, sıradan bir köyün eteklerine kurulan bu merkez, sürekli seyahat halinde olan küresel üst-orta sınıfa pazarlanıyor. Öyle ki, Birleşik Krallık’taki istasyonlarda pek eşine rastlanmayan bir şekilde, Marylebone’dan Bicester yönüne giden trenlerin anonsları İngilizcenin yanı sıra Arapça ve Mandarin dillerinde de yapılıyor. 1995’te açılan ve o günden beri giderek genişleyen merkezin başarısı; sıradan, tekdüze ve sözde “geleneksel” bir estetiğe sahip bu açık hava kompleksinde küresel markaları indirimli sunmasına dayanıyor. Cazibesini ise temizliğinden, düzeninden (kendi özel güvenlik gücüyle sağlanan lekesiz ortamından) ve öngörülebilirliğinden alıyor. Buranın bir “İngiliz köyü” simülakrı olduğuna dair bir ünü var, ancak o soluk renkli ahşap kaplama cephelerinin hiçbir gelenekle uzaktan yakından ilgisi yok. Hava durumunu saymazsak, kendinizi pekâlâ Kaliforniya’da ya da Cinayet Dosyası (Murder, She Wrote) dizisinden fırlamış bir New England kasabasında hissedebilirsiniz.

Müşteri kitlesi büyük ölçüde uluslararası. “Köy” teması ise kesinlikle ikinci planda; zira burası aslında Vivienne Westwood çantası arzulayan, bunu karşılayabilecek gücü olan ama aynı zamanda yüzde 20 indirim için Oxfordshire’a kadar seyahat edecek kadar da hesaplı davranan insanlara hitap eden bir yer. Bicester Village ile ilgili asıl şaşırtıcı olan şey; binalarındaki ve mağazalarındaki o aşırı tekdüzelik ve sıkıcılığın (burada sürprizlere yer yok, gerçi Pret’in dünyanın en büyük şubesini arıyorsanız şanslısınız) ziyaretçilerinin aynı derecede çarpıcı kozmopolit yapısıyla birleşmesi.

Zevk açısından epey tartışmalı bir mekan olması itibarıyla, buranın Beryl Cook ve Arkadaşları (Beryl Cook and Friends) sergisine geçici olarak ev sahipliği yapması belki de oldukça manidar. Studio Voltaire’in mağazası House of Voltaire’in mekan dışı bir projesi olan bu sergide, tam anlamıyla “İngiliz” bir ressam olan Beryl Cook’un tablolarından fırlama figürlerin devasa ahşap kesimleri mağazaların arasına, önüne ve tepesine yerleştirilmiş.

Bir sanatseverin buradaki çağdaş sanat yerleştirmesine yaklaşımını iki farklı ve bir o kadar da tartışmalı bakış açısı şekillendirebilir. Bir yandan, sanatın özerliğini nihayet ticarete teslim etmişçesine Paul Smith, Ralph Lauren ve türevlerinin indirim reyonları arasına saçılmasından dehşete düşebilirsiniz. Diğer yandan ise eserlerin, sanat galerilerinin yarı-tapınak atmosferinden kurtarılıp doğrudan insanların arasına karışmasını, sanat ile hayatın coşkulu bir buluşması olarak selamlayabilirsiniz. Benzer bir ikilik, Cook’un dolgun figürleri için de geçerli. Estetik züppelerinin kara listesini Jack Vettriano veya Vladimir Tretchikoff ile paylaştığı günlerden, kurumsal vitrinler tarafından taçlandırıldığı (Londra’daki Studio Voltaire veya 2008’de vefat ettiği uzun süreli memleketi Plymouth’taki The Box gibi çağdaş sanat mekanlarındaki) günlere uzanan bu yolculuğa her daim öngörülebilir iki eleştirel tepki eşlik etti. Bunlardan ilki, eski Sanat Konseyi başkanı Nicholas Serota gibilerle aynı safta yer alıp dehşete kapılmak; ardından da Cook’un cinsellik ve İngilizlik üzerine ürettiği o buram buram ironi kokan, bir çırpıda anlaşılıp tanınan sanatının —diyelim ki Sarah Lucas’ın aynı temaları ve ironiyi barındıran, yine bir çırpıda anlaşılan sanatından— bir şekilde “daha aşağı” ya da “daha aptalca” olduğu yönündeki o malum iddiayı sürdürmektir. Diğer tepki ise, komedyen Victoria Wood’un tabiriyle onu hiç şüphesiz büyük ustalardan biri —bir pansiyon işletmecisi formundaki Edward Burra veya ‘şakacı Rubens’— ilan etmektir. Ne var ki bir Cook tablosunda pek az katman bulunur. O, son derece yetenekli bir karikatüristti ve resimlerinde genellikle ne görüyorsanız onu alırsınız: Güçlü konturlarla çizilmiş, parlak renkler içinde, sık sık bedensel hazların peşine düşmüş, şatafatlı kıyafetleriyle birbirine dolanmış bedenler… Sanki Wetherspoons pub’ına düşmüş bir Thomas Rowlandson tasviri gibi.

İlk bakışta her şey yerli yerinde hissettiriyor. Bicester Village’ın tren istasyonundan çıkıp ağaçların kemer oluşturduğu ve tepenizde kuş seslerinin yankılandığı (hoparlörden verilmeyen, tamamen gerçek kuş sesleri – her yerde yuvalar var) özenle peyzajı yapılmış yola adım attığınızda, önce çalıların arasında Ted and Heinrich (1989) tablosundaki rüküş eşcinsel çiftin gerçek boyutlara yakın, düz ve karikatürize ahşap kesimiyle karşılaşıyorsunuz. Sahte Tudor tarzı asansör kuleleri olan yükseltilmiş iki beton otopark arasındaki yeşillikte, Pretty Wood, Sir (c. 1981) tablosundan çekip çıkarılmış kriket oyuncuları dururken; Bowling (c. 1975) tablosunda birbirinin üzerine yığılan çim topu oyuncusu kadınlar yeni biçilmiş çimlerin arasında pusuya yatmış bekliyor. Ağaçların arasındaki granit patikada ise Madam Jo Jos (1987) tablosundaki arı-kadın adeta üzerinize atlıyor. Tüm bu sahneyle karşılaşınca, kendi kendime “Belki de bundan keyif alabilirim” diye düşündüm.

Cook’un çalışmalarına yönelik en yaygın savunmalardan biri otantikliğidir; sıradan, işçi sınıfı Britanyalıların (New York ve Fransa’ya yapılan birkaç istisnai seyahat dışında) gerçek hali tam da budur. Ulusal bir otoportre için çok daha kötü seçenekler mevcut. Cook’un dünyası feminen, tensel, demokratik ve ucuz bir pırıltıya sahiptir; üstelik içinde bulunması her zaman eğlenceli görünen bir dünyadır. Kimse bu dünyanın dışında bırakılmaz. Ancak Bicester, bu dünyayı kucaklamak için hem fazla tuhaf hem de fazla ruhsuz. Mekansal olarak bakıldığında, bırakın bir Portmeirion’u, Poundbury formunda bir ‘köy’ taklidi bile değil burası. Binaları, modernist bir ızgara planı kadar tekdüze, neşesiz bir ahşap üçgen çatılar silsilesinden ibaret. Bu kasvet, ancak devasa otoparklarla çevrili alanda, gerçekten pahalı ürünleri küçük indirimlerle satan mağazaların logolarıyla kırılabiliyor. Üstelik bu otoparklar, alanı hemen yanı başındaki asıl Bicester köyüyle (ağaçların üzerinden zar zor seçilen bir kilise kulesinin tepesi olmasaydı var olduğunu bile bilemeyeceğiniz) tamamen koparıyor. Sanat eserlerinin perakende mağazalarına birer noktalama işareti gibi yerleştirilmesinde belli bir zeka parıltısı var elbette; tıpkı Breakfast at Elvira’s (1996) tablosunun minyatür bir mağaza vitrini olarak yeniden yaratılmasında veya Doing the Lambada (c. 1994) tablosundaki parti kızlarının köy “pub”ının balkonuna yerleştirilmesinde olduğu gibi. Ancak çoğunlukla bu figürler kasvetli ama fazlasıyla temiz bir alışveriş merkezinin dört bir yanına serpiştirilmiş ve House of Voltaire’in “pop-up” şubesi etrafında kümelenmişler. Burada da sanki binlerce ikinci el dükkanında envaiçeşidini bulamazmışsınız gibi, Beryl Cook ıvır zıvırları hatırı sayılır meblağlara satılıyor. Oysa Bicester Village, bir ikinci el dükkanının tam zıttıdır.

Beryl Cook ve Arkadaşları’nın ahşap kesimlerini bulmak için etrafta dolanırken, tıpkı onun kendi publarında, parklarında, limanlarında ve gece kulüplerinde yaptığı gibi insanları izleme dürtüsüne kapılıyorsunuz. Böylesine yapay, böylesine izole edilmiş bir “sera” ortamında bu röntgencilik aslında oldukça rahatsız edici; sizden örneğin kucak dolusu Versace çantasıyla gezen Suudi çifte veya 400 sterlin yerine 350 sterline pantolon alabildikleri için keyiflenen Çengdulu sıkılmış gençlere bakmanız isteniyor. Bu durum kolayca yabancılaştırıcı, ötekileştirici bir bakışa dönüşebiliyor. Yaşasaydı, Cook bu figürleri de resmeder ve onları kendi tablolarındaki karakterler kadar canlı ve neşeli kılar mıydı? Herkesin rahat, gri ve bej lüks kıyafetler içinde olduğu ve alışverişi son derece ciddi bir meseleymiş gibi ele aldığı düşünüldüğünde, bu bana pek inandırıcı gelmiyor. Cook’un pub balkonunda Lambada Yapan o gürültücü ahşap figürleri, muhtemelen özel güvenlik tarafından sessiz olmaları konusunda uyarılır veya yaka paça dışarı atılırdı. Hal böyleyken, bu tuhaf birliktelik hakkında ne düşüneceğinize karar vermek çok zor. Bicester Village’ın dört bir yanına Beryl Cook ve Arkadaşları’na dikkat çekmek için yerleştirilen açıklama panolarında ‘Bir Neşe Mirası’ (A Legacy of Joy) yazıyor, ancak Oxfordshire’ın banliyö ötesindeki indirimli alışveriş deneyimi insanda pek de neşe uyandırmıyor. Son tahlilde; her ikisi de fazlasıyla zengin ve fazlasıyla sahte olan bir yere hiç uymayan “züppelik” ve “otantiklik” gibi çifte tuzaklardan kaçınma arzusu arasında sıkışıp kalmak, insanda her şeyden çok sinir bozucu bir his bırakıyor.

Bu yazı, editörlerimiz tarafından Owen Hatherley’in ArtReview’de yayımlanan haberinden çevrilmiştir. Haberin aslına buradan erişebilirsiniz.

Fotoğraflar: Benedict Johnson Photography. Studio Voltaire, Bicester Village ve Beryl Cook Miras İdaresi’nin izniyle, ArtReview’den alınmıştır.

Künye: Beryl Cook ve Arkadaşları (yerleştirme), 2026.

İlgili Yazılar