Frieze London’da dikkat, bellek ve görünürlük üzerine notlar
Her ekim ayında Londra’da sanatla ilgilenenleri birçok sergi, konuşma ve etkinlik bekliyor. Frieze de bu dönemin merakla beklenen sanat fuarlarından biri. Bu yıl fuarın son günü Regent’s Park’a giderken aklımda belirli bir eser ya da sanatçı yoktu; biraz dolaşmak, karşıma çıkan işlere bakmak ve beni nelerin durduracağını görmek istiyordum.
Çağdaş sanat dergisi olarak yola çıkan ve 2003’te Londra’da düzenlemeye başladığı fuarla etki alanını genişleten Frieze, bugün galerileri, sanatçıları, koleksiyonerleri ve müze temsilcilerini bir araya getiriyor. Burada kurulan ilişkiler, hangi sanatçıların destekleneceğini, hangi eserlerin dolaşıma gireceğini ve kalıcı koleksiyonlarda korunacağını etkiliyor. Tate, Whitworth ve V&A gibi kurumların fuarla bağlantılı eser edinimleri, bu ilişkinin somut örnekleri. Gördüğümüz işlerin yolculuğu, fuar standının ötesine uzanabiliyor.
Koridorlarda dolaşırken bu ilişkiler ağı benim için daha da görünür hâle geldi. Bazı işler kalabalığın içinde kısa bir karşılaşma olarak kalırken, bazıları yeniden görülme, araştırılma ve üzerine yazılma olanağını kazanmıştı bile. Bir sanat fuarında neye bakacağımızı ne belirler? Bir eserin karşısında durmamız, onunla kişisel olarak kurduğumuz ilişki kadar, bize nasıl ve hangi koşullarda sunulduğuyla da ilgili değil midir?
Frieze’de eserlerle birlikte kendi bakışımı da izlediğimi fark ettim. Sanatçının adını tanımak, galerinin konumunu bilmek ya da bir müzenin o eseri koleksiyonuna kattığını öğrenmek, henüz işle ilişki kurmadan ona bakışımı biçimlendiriyor muydu?
Fuara girdikten sonra rehbere baktığımda, eserlerle karşılaşmadan önce bölüm adları ve sunumlarla yönlendirildiğimi düşündüm. Fuarın farklı seçim yöntemleriyle oluşturulan bölümleri, galerilerin programlarından genç galerilerin deneysel sunumlarına, sanatçı önerilerinden tematik seçkilere uzanıyordu. Bu ayrımlar ve mekânsal yerleşim, hangi işlerle önce karşılaşacağımızı, hangilerini gözden kaçırabileceğimizi etkiliyordu.
Bir işin açtığı düşünceyi henüz takip edemeden yan stanttaki başka bir görüntü dikkatimi çekiyordu. Bu yoğunluk içinde bir esere zaman ayırmak, onunla kalabilmek de bakmanın bir parçasına dönüşüyordu. Sonrasında aklımda kalanları düşündüğümde, gördüklerimle gerçekten ilişki kurabildiklerim arasındaki mesafe ilgimi çekti. Bu yüzden Frieze’i, bende kalan birkaç iş üzerinden yeniden düşünmek istiyorum.

Bu işlerden biri, Joanna Piotrowska’nın ahşap bir fiyonkla çevrelenmiş siyah beyaz fotoğrafıydı. İlk dikkatimi çeken, sol üst köşesi büyük bir fiyonktan oluşan kıvrımlı ahşap çerçevesiydi. Çerçevenin kıvrımları görüntünün içine uzanıyor, büyük fiyonk yüzün üst bölümünü ve gözleri örtüyordu. Fotoğrafta bir elin alttan kavradığı çene, aralanmış dudaklar ve yüzün ancak bir bölümü görünüyordu. Çerçeveye bakarken fotoğrafı, fotoğrafa bakarken de çerçevenin sakladıklarını düşündüm.
Aynı yıl İskoçya’da gerçekleşen A moment of darkness at noon sergisinde de yer alan bu eser, sanatçının fotoğrafı tekstil ve heykelsi düzenlemelerle buluşturan pratiğinin parçasıydı. Serginin açıklamasından, Piotrowska’nın psikanaliz üzerinden bilinçdışına, sezgisel ve sözel ifadeden önce gelen anlatım biçimlerine yöneldiğini öğrendim.
Hediye paketlerinden tanıdığımız fiyonk, ahşabın ağırlığını kazanarak yüzün önüne yerleşiyordu. Tanıdık bir biçimin beklenmedik malzemesi ve konumu, görüntüyü bir rüyanın ayrıntısı gibi hem yakın hem de açıklanması güç kılıyordu.
Çeneyi kavrayan elin şefkat mi, yönlendirme mi taşıdığını anlamaya çalışırken, görüntünün açık bırakılmış anlamını kendi bildiklerimle tamamlıyordum. İşin karşısında kaldıkça, gördüğümü anlamlandırmak için belleğimden neleri çağırdığımı düşünmeye başladım. Friezeboyunca izini sürdüğüm bakış, burada kendi geçmişime ve çağrışımlarıma dönüyordu.
Piotrowska’nın fotoğrafındaki gözleri örtülmüş yüzden sonra, Focus bölümünde sergilenen Yuli Serfaty’nin Who’s a Good Girl? başlıklı multimedya yerleştirmesindeki başsız bedenle karşılaşmak, bakışımı başka bir belirsizliğe taşıdı. Xxijra Hii’nin sunduğu bu işte, yere yakın konumlanan, bacaklarını iki yana açmış, çok memeli bir figür vardı. Köpeği andıran bedenin kasları, insan elini çağrıştıran uzuvları ve sivri pençeleri, onu bildiğim tek bir canlıyla eşleştirmemi güçleştiriyordu.

Memelerin çağrıştırdığı besleme ve bakım verme hâliyle bedenin tehditkâr duruşu aynı figürde buluşuyordu. Bu beden bana Mad Max: Fury Road filminde süt sağımı yapılan kadınları hatırlattı. Kadın bedeninin besleyici kapasitesinin bir kaynağa dönüştürülmesi, karşımdaki figüre bakışımı da etkiliyordu. Henüz işin anlatısını öğrenmeden, belleğimdeki başka bir görüntü bu karşılaşmaya katılmıştı bile.
Arka duvardaki bilgisayar animasyonunda bu bedenin hareket kazanmış hâlini izliyordum. Figür, başlangıçta hareket etmekte zorlanırken zamanla sistemi aksatan hataları kullanarak kendisini izleyen dronlardan kaçmanın yollarını buluyordu. Heykelin yarattığı tedirginlik, filmi izledikçe başka sorulara açılıyordu: Bu beden ne için eğitilmişti, kimden aldığı komutlarla hareket ediyordu ve kendi hareketini ne zaman belirlemeye başlıyordu?
Bu tarz işlerle karşılaşınca ilk işim sanatçının açıklamasını okumak olur. Serfaty, hizmet teknolojilerine yüklenen toplumsal cinsiyet rollerinden hareketle, itaatkâr ve öngörülebilir olması beklenen bir köpek-kadın-robot tasarlamıştı. Filmde bu melez varlık, davranışlarını biçimlendirmeyi amaçlayan bir eğitim algoritmasına tabi tutuluyordu. “Kim iyi bir kız?” diye çevirebileceğimiz başlık da burada anlam kazanıyordu: “İyi” olmak, verilen komutlara uygun davranmakla ilişkilendiriliyordu.
Ancak figür, sanatçının “glitch” olarak adlandırdığı dijital aksaklıklar yaratarak eğitimine direniyordu. Feminist bilim ve teknoloji çalışmalarıyla sistemler kuramından beslenen işte bu hatalar, yeni davranışların gelişmesine olanak sağlıyordu. Sistemin beklediği gibi çalışmamak, başka türlü var olmanın yolunu açıyordu.
**Glitch” burada dijital bir aksaklık; sanatçı bunu yeni olasılıklar yaratan bir reddetme biçimi olarak kullanıyor.
Açıklamayı okuduktan sonra figürün bedenine yeniden döndüm. İlk anda bana Mad Max’tekikadınları çağrıştıran memeler, şimdi hizmet etmesi ve bakım vermesi beklenen bir bedenin parçası olarak da görünüyordu. Başlangıçta tehdit gibi görünen figür, kendisine çizilen hareket alanından çıkmaya çalışan bir varlığa dönüşüyordu. Beni durduran bedenin alışılmadık biçimiydi; onunla kalmamı sağlayan ise filmle ve sanatçının açıklamasıyla düşüncemin değişmesiydi.
Ancak bu noktada kendi seçkime de dönüp bakmam gerekiyor. Gözleri bir fiyonkla örtülmüş yüz ve başsız, çok memeli bir beden: İkisinde de beni ilk anda durduran, görüntüdeki alışılmadık düzenlemeydi. Bu işler dikkatimi çekebildikleri için mi üzerlerinde düşünmeye başlamıştım? Daha sessiz, kendini hemen açmayan kaç işin önünden geçmiş olabilirdim?
Sonradan okuduğum bir eleştiride bu dikkat meselesiyle yeniden karşılaştım. Ocula’da NellWhittaker, Serfaty’nin figürlerini de örnek vererek çok memeli bedenleri, aşırı uyarılmış ve dikkati dağılmış fuar izleyicisine seslenmenin bir yolu olarak değerlendiriyordu. Bu yorum kendi karşılaşmamı da sorgulamama neden oldu. Bir biçimin dikkat çekme gücünü kabul etmek, onun açtığı düşünceyi tüketir miydi? Yoksa mesele, ilk bakışın ardından ne yaptığımızda mıydı?

Andrew J. Greene’in Timeless Symbols (Toast Rack) adlı çalışması bu soruya mizahla yaklaşmamı sağladı. The Modern Institute’un sunduğu eserde, parlak metal bir direğin üzerinde dönen kuğu biçimli bir ekmeklik ve iki dilim kızarmış ekmek vardı. Bu kadar sıradan bir nesneye ayrılan gösterişli sunum, bakmayı sürdürdükçe daha komik hâle geliyordu. Ekmeklik, bir mağaza vitrinindeki değerli bir ürün gibi kendini her açıdan gösteriyor, dönme hareketiyle ilgiyi üzerinde tutuyordu.
Greene’in Timeless Symbols serisinde nesnelere yüklediğimiz anlamlar; sınıf, beğeni ve özlem duyduğumuz yaşam biçimleriyle birlikte ele alınıyor. Sanatçı, gündelik hayatın ve tüketim kültürünün nesnelerini bariyer direkleri ve döner mekanizmalar üzerinde sergileyerek alışıldıkları bağlamın dışına taşıyor.
Kuğu biçimli ekmeklik de süslü biçimi ve sunuluşuyla, gündelik bir ihtiyacın nasıl bir zevk ve statü göstergesine dönüşebildiğini düşündürüyor. İki dilim ekmeği neyin içinde, nasıl sunduğumuz bile kendimiz hakkında bir şey söylüyor.
İşin Frieze’de bulunması, benim için mizahı daha da belirginleştiriyordu. Etrafındaki eserlerle birlikte satışa sunulan ekmeklik, bir nesneye dikkat ve değer kazandıran teşhir yöntemlerini kendi üzerinde görünür kılıyordu. Başta sorduğum sorunun yanına burada bir başkası ekleniyordu: Bir nesneyi değerli bulmamızda, bize nasıl gösterildiğinin payı ne kadardı?
Fuarın ardından okuduğum değerlendirmeler bu soruyu daha geniş bir çerçeveye taşıdı. TheGuardian’da Frieze London’ın kalabalığı, satış odaklı yapısı ve sunumlarının tekdüzeliği sorgulanırken, The Art Journal’da Zara Khan, fuarın sosyal ortamında sanatın zaman zaman ikinci planda kalabildiğine dikkat çekiyordu.
Bu eleştirileri düşünürken, bir eserin beni durdurmasıyla karşısında kalmam arasında geçen zamana döndüm. Bir eserin beni durdurmasıyla, onun karşısında düşünmeye devam etmem arasında geçen zamanda pek çok şey etkiliydi: Eserin nasıl sunulduğu, sanatçı hakkında bildiklerim, okuduğum açıklamalar ve kendi görsel belleğim. Bunların hepsi bakışımın bir parçasıydı.
Frieze’den ayrıldıktan sonra aklımda kalan işler de bu farklı koşulların içinden bana ulaşmıştı. Piotrowska’nın çerçevesi görüntünün bir bölümünü saklıyor, Serfaty’nin figürü ilk izlenimimin ardından başka sorulara açılıyor, Greene’in dönen ekmekliği ise gündelik bir nesnenin sunuluşuna dikkat çekiyordu. Her biri, neye baktığımı olduğu kadar, gördüğümü nasıl anlamlandırdığımı da düşünmemi sağladı.
Frieze bir yandan sanatçıların görünürlüğünü ve eserlerin dolaşımını etkileyen ilişkiler ağını kurarken, diğer yandan izleyici olarak benim bu ağın içinde nasıl baktığımı sorgulamama alan açtı. Fuardan yanımda yalnızca gördüğüm eserleri değil, onların karşısında durma nedenlerime ilişkin soruları da götürdüm. Belki de bakmak, bazen dikkatimizi çeken şeyi fark etmekle; görmek ise onun karşısında biraz daha kalmakla başlıyor.











Frieze London fotoğraflar: Nilay İşlek