Son beş yılda kültür-sanat sektörü, dünya genelinde milyonlarca çalışan için derin bir kırılma alanına dönüştü. Küresel ölçekte 30 milyon kişiyi istihdam eden bu sektör, bugün düşük ücret, güvencesizlik ve sosyal hak eksikliğiyle anılan yapısal bir krizin içinde.
Kültür ve sanat dünyası, dışarıdan bakıldığında hâlâ “yaratıcı özgürlüğün” ve “entelektüel üretimin” alanı olarak görülüyor. Ancak son beş yılda ortaya çıkan veriler, bu alanın aynı zamanda giderek derinleşen bir emek krizinin içinde olduğunu gösteriyor. Uluslararası raporlar, sendika kayıtları ve sektör verileri bir araya getirildiğinde, dünya genelinde milyonlarca kültür-sanat çalışanının ciddi ekonomik ve yapısal sorunlarla karşı karşıya kaldığı açıkça ortaya çıkıyor.
Bugün dünya genelinde kültür ve yaratıcı endüstrilerde yaklaşık 30 milyon kişi çalışıyor. Ancak bu büyük istihdam alanı, özellikle pandemi sonrası dönemde kırılganlığını açık biçimde gösterdi. UNESCO verilerine göre sadece 2020 yılında film sektöründe yaklaşık 10 milyon iş kaybı yaşandı. Aynı dönemde sanat galerilerinin üçte birinin personel sayısını yarıya indirdiği tahmin ediliyor. Bu tablo, kültür-sanat alanının krizlere karşı ne kadar savunmasız olduğunu ortaya koyuyor.
Avrupa özelinde bakıldığında da durum farklı değil. Avrupa Çalışma Otoritesi’nin verilerine göre kültür ve yaratıcı sektörlerde yaklaşık 7,7 milyon kişi çalışıyor ve bu sayı toplam istihdamın yüzde 3,8’ine denk geliyor. Ancak bu çalışanların önemli bir bölümü güvencesiz koşullarda hayatını sürdürüyor. Sektörde serbest çalışan oranı, genel iş gücüne kıyasla iki kat daha yüksek. Bu da milyonlarca insanın düzenli maaş, sigorta ve emeklilik gibi temel haklardan mahrum olduğu anlamına geliyor.
Pandemi süreci bu kırılgan yapıyı daha da görünür kıldı. Latin Amerika’da yapılan bir araştırma, kültür-sanat çalışanlarının yarısının gelirlerinin en az yüzde 80’ini kaybettiğini ortaya koyuyor. Bu sadece geçici bir kriz değil; sektörün zaten var olan yapısal sorunlarının derinleşmesi anlamına geliyor.
Bu sorunların başında güvencesiz çalışma geliyor. Kültür-sanat alanında çalışanların önemli bir kısmı kısa süreli sözleşmelerle, proje bazlı ya da tamamen kayıtdışı şekilde çalışıyor. Özellikle bağımsız sanatçılar ve freelance çalışanlar için bu durum daha da ağır. UNESCO ve ILO’nun ortak çalışmalarına göre bazı ülkelerde yaratıcı sektörde çalışanların yüzde 90’ından fazlası serbest statüde çalışıyor. Bu da sosyal güvenlik sistemine erişimin neredeyse yok denecek kadar az olduğu bir yapı yaratıyor.
Sorun yalnızca iş güvencesiyle sınırlı değil. Ücretler de sektör genelinde ciddi bir tartışma konusu. ABD’de 2022 yılında Philadelphia Sanat Müzesi çalışanlarının başlattığı grev, bu durumu açık biçimde ortaya koydu. Müze çalışanlarının, benzer büyüklükteki kurumlara göre ortalama yüzde 30 daha az ücret aldığı ortaya çıktı. 19 gün süren grevin ardından çalışanlar ilk toplu iş sözleşmelerini elde etti. Bu olay, kültür kurumlarının “prestijli” görünümünün arkasındaki ekonomik eşitsizliği görünür kılan önemli bir örnek oldu.
Benzer bir mücadele 2023 yılında Hollywood’da yaşandı. Senaristler ve oyuncular, ücretler, dijital platform gelirleri ve yapay zekâ kullanımı gibi konularda aylar süren grevlere gitti. Bu grevler sonucunda oyuncular yüzde 7 ile 11 arasında maaş artışı, dijital yayınlardan pay ve yapay zekâya karşı koruma içeren yeni haklar kazandı. Bu kazanımlar, son yılların en önemli kültür-sanat emek mücadelelerinden biri olarak kayda geçti.
Avrupa’da da benzer bir tablo söz konusu. 2025 yılında İngiltere’de Tate Modern ve Tate Britain gibi büyük müzelerde çalışanlar, enflasyonun altında kalan maaş artışlarına karşı greve gitti. Bazı çalışanların geçinebilmek için gıda bankalarına başvurmak zorunda kaldığını açıklaması, sektörün geldiği noktayı çarpıcı biçimde ortaya koydu.
Kriz yalnızca Batı dünyasıyla sınırlı değil. Brezilya’da 2025 yılında kültür bakanlığına bağlı kurumlarda çalışanlar ülke çapında greve gitti. Çalışanlar, yıllardır çözülmeyen kadro eksikliği ve kariyer planı sorunlarına dikkat çekti. Veriler, bazı kamu kültür kurumlarında çalışan sayısının son 15 yılda yarıdan fazla azaldığını gösteriyor. Bu durum, kamu kültür yapılarının sürdürülebilirliğini de tehdit ediyor.
Tüm bu örnekler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça net. Son beş yılda kültür-sanat alanında çalışan milyonlarca insan, düşük ücret, güvencesizlik ve sosyal hak eksikliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu sorunlara karşı dünyanın farklı yerlerinde grevler, sendikal örgütlenmeler ve kolektif hareketler ortaya çıktı. Bazı alanlarda önemli kazanımlar elde edilse de, sektör genelinde yapısal sorunların büyük ölçüde devam ettiği görülüyor.
Özellikle dijitalleşme süreci, bu sorunları daha da karmaşık hale getiriyor. Streaming platformları ve dijital yayıncılık modelleri büyürken, içerik üreticilerinin gelirleri aynı oranda artmıyor. Telif sistemleri hâlâ büyük ölçüde platformların kontrolünde ve sanatçılar çoğu zaman bu ekonominin dışında kalıyor.
Uzmanlara göre asıl sorun, kültür-sanat alanının hâlâ “tutku işi” olarak görülmesi. Bu algı, düşük ücretleri ve güvencesizliği normalleştiriyor. Oysa veriler, bu alanın dünya ekonomisinde ciddi bir paya sahip olduğunu gösteriyor. Buna rağmen çalışanların büyük bölümü temel işçi haklarından yoksun.
Bugün gelinen noktada, kültür-sanat sektöründe yaşanan sorunlar artık münferit değil, yapısal bir kriz olarak değerlendiriliyor. Uluslararası kuruluşlar, bu alanda daha fazla veri toplanması, sosyal güvenlik sistemlerinin genişletilmesi ve telif haklarının yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor.
Son beş yılın bilançosu ise oldukça çarpıcı: milyonlarca kişi gelir kaybı yaşadı, yüz binlerce kişi işini kaybetti, birçok ülkede grevler ve protestolar düzenlendi. Bazı kazanımlar elde edilse de, sektörün temel sorunları büyük ölçüde yerinde duruyor.
Kültür-sanat dünyası, bugün sadece estetik üretimin değil, aynı zamanda emeğin ve hak mücadelesinin de alanı haline gelmiş durumda. Ve görünen o ki, bu mücadele önümüzdeki yıllarda daha da görünür olacak.