Uzun zamandır hiç aklımda olmayan bir konu üstüne düşünme fırsatı yakaladım geçenlerde. Bitmek bilmeyen koşturmaların içinde, o sergiden bu sergiye dolaşırken tüm bu doyum halinin kurbanı olduğumu hissettim.
Ben kendi zamanımın neresinde, hangi anda yaşıyordum?
Bu düşünce yoğunluğunun sebebi, Kerim Suner’in Yapı Kredi bomontiada’daki “Ne Zaman” sergisi oldu aslında. Sergi, ismi gibi zamanı hem teknik açıdan hem de derinlerdeki anlamıyla sorgulamanıza zemin hazırlıyor.
“Ne Zaman”, yaklaşık on yılı aşan bir üretim sürecinin sonucu. Suner bu süreç boyunca İstanbul’un 72 farklı noktasını, bugün artık neredeyse terk edilmiş sayılabilecek tekniklerle kayda almış. Sanatçı çalışmalarında ıslak kolodyum, platin-paladyum baskı, albümin baskı, oroton gibi yöntemler kullanıyor. Bana kalırsa bu hal de nostaljik bir yaklaşımın ötesinde günümüz temposuna karşı yavaşlamayı öneriyor. Buradaki her kare, emeğin ve zamanın estetik bir biçimini ortaya çıkarmayı amaçlıyor gibi.
Sergi İstanbul’u öyle anlatıyor ki ilk insan izlerinin keşfedildiği Yarımburgaz Mağarası’nın derinliklerinden girdiğiniz ve sonunda kentin modern siluetine ulaştığınız bir zaman makinesinin içinde gibi hissediyorsunuz. Kullanılan tekniklerin ve mekanların geçmiş hissi, birazcık içine girdiğinizde bugünün temposuyla karışıyor.
Serginin Yapı Kredi Bomontiada’da olmasıysa tam da bu hissi yaratmak için kurgulanmış adeta. Oldukça eski bu bira fabrikasının modernize edilmiş odalarında İstanbul’u incelemek, hem serginin bağlamını yakalamak hem de kendi zihninizin sergiye dair şekillendirdiklerini düşünmek açısından çok etkileyici.
Suner ile sergiyi gezerken, bunca emeğin ve elde edilen sonucun ardında sadece “zaman” kavramının olmadığı fikrine kapıldım. Bence orada çaba, emek ve süreç filizleniyordu. Amacın ve sonucun çok ötesinde, tıpkı yaşadığımız hayat ve ona yüklediğimiz anlamlar gibi; işlerin cam plakalar üstünde belirmeden önce geçirdiği aşamalar, ekibin emeği derken, bu sergi benim için zamana durup bakma yolu oldu.

Sohbetimiz esnasında aklımda beliren sorulara sevgili Kerim Suner’in yanıtlarıysa çok anlamlı oldu:
EZA: “Ne Zaman” başlığı sizin için neyi ifade ediyor? Bu teknikler ve yöntemlerle birlikte düşündüğünüzde, izleyicinin sergide anlamı nereden kurmasını istiyorsunuz?
KS: İzleyiciyi bu konuda çok yönlendirmek istemiyorum açıkçası. Buraya gelip “niye”yi ve “ne zaman”ı biraz kendi deneyimine göre bulmasını, kendi yorumunu oluşturmasını tercih ediyorum. Çünkü bana göre bu işin birkaç farklı katmanı var. Mesela fotoğraflara baktığınızda, bunların tam olarak hangi dönemde çekildiğini anlayabiliyor musunuz? Çok net değil. Bir an görüntüye bakıp sanki 19. yüzyıldan kalma bir kare görüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz, sonra kadrajın içinden bir scooter ya da bir araba geçiyor. O anda zaman duygusu kırılıyor. Benim de biraz yapmak istediğim şey buydu aslında; İstanbul’un belli bir döneme aitmiş hissini silmek.
“Ne zaman” meselesinin benim için daha kişisel bir tarafı da var. Bu projeye başladığımda ne kadar süreceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama bir noktadan sonra etraftan sürekli aynı soru gelmeye başladı: “Bu ne zaman bitecek?” Zamanla o soru da işin bir parçasına dönüştü. Yani “ne zaman” sadece fotoğrafların meselesi değil, projenin kendi sürecinin de bir parçası hâline geldi.
EZA: Sizin için önemli olan bir nevi kaybolmaya yüz tutmuş bu teknikleri kullanarak üretim yapmak mı yoksa elde edilen sonuç mu?
KS: Aslında ikisinin karışımı diyebilirim; hem sürecin hem de sonucun. Sonuç derken daha çok estetik bir sonuçtan bahsediyorum. Çünkü sevdiğim bir şeyi bu şekilde gördüğüm zaman gerçekten büyüleniyorum. Bu teknikle üretilmiş, iyi çıkmış bir görüntünün bende başka bir karşılığı var. Tabii her deneme böyle sonuçlanmıyor. Çöp olan işler de var. Bazen bir yerde çekim yaparken üç dört kare istediğiniz gibi çıkmıyor, sonra aralarından bir tanesi bir anda başka bir şeye dönüşüyor. O görüntüye ulaşmak benim için işin önemli taraflarından biri. Çünkü bu estetik beni gerçekten içine çekiyor.
Ama beni asıl etkileyen şey, o noktaya ulaşma süreci. Her aşamasıyla… İstanbul özelinde düşündüğünüzde; şehrin tarihini araştırmak, o dönemlerde çekilmiş eski fotoğrafları bulup toplamak, o fotoğrafçıların nasıl çalıştığını anlamaya çalışmak ve tüm bunların ardından o görüntüyü gerçekten elde etmek için verilen emek. Asıl mesele biraz da orada başlıyor benim için.
EZA: Bu teknikler oldukça eski ve biraz önce de konuştuğumuz gibi, aslında bugünün İstanbul’unu çekiyorsunuz. Ama görüntülerin içinde bir yandan scooter, araba gibi güncel detaylar belirirken, bir yandan da geçmişe aitmiş hissi veren bir atmosfer oluşuyor. O yüzden bunu, modern olanla geçmişin birbirine karıştığı bir hal olarak düşünebilir miyiz? Yani sizce bu işler biraz da zamanların iç içe geçmesini mi ifade ediyor, yoksa mesele sizin için başka bir yerde mi duruyor?
KS: Açıkçası ben başta o gözle bakmadım ama zaten bütün mesele biraz da herkesin işi kendine göre yorumlaması. Mesela açılış günü biri gelip bana, “21 milyon insanın yaşadığı bir şehri insansız fotoğraflamayı başarmışsınız,” dedi. Ben de o an fark ettim aslında. Çünkü düşününce, bazı karelerde gerçekten sadece iki üç kişi var. Demek ki beni çeken şey biraz da bu olmuş.
Sergiye eşlik eden kitapta insanların daha görünür olduğu fotoğraflar da var ama diğer işler genel olarak daha boş, daha sakin yerler ilgimi çekmiş galiba. Bir yandan kullandığım teknik de bunu etkiliyor çünkü uzun pozlama gerektiriyor. İnsanlar kadrajda çok net görünmüyor; daha silik, buğulu, geçip gidiyormuş gibi çıkıyorlar. Sanırım beni en çok çeken şey de o insansızlık hissi oldu.