İnsanın anlam üretme ihtiyacı sonuçsuz bir çabaya dönüştüğünde anlam “anlamını / kimliğini” yitirir (mi).
Anlam ezelden beri arayıp peşinden koştuğumuz yegane bir arzu nesnesine dönüşmüş durumda… Sorgulamaya başladığımız ilk andan itibaren aslında ifadenin de varlığını yitirmeye başladığını biliyoruz. Bu bir döngü ve bu bitmez tükenmez bir çabanın amaçsız sonucu. Her kişi anlamı kendi varlığına, çevresine, ihtiyaçlarına, yetişme şekline, kültürüne, bilgi düzeyine ve bakış açısına göre şekillendirir. Bu da varoluşsal bir krize kapı açmakla birlikte çok kutuplu bir tartışma alanının kopmaz bir parçası olur.
Modern ve ardından gelen çağdaş dönemde sanatın yönünün değişmesinin teşvik edildiği bir süreçten bahsetmek istiyorum. 20. YY.’da yaşanan toplumsal ve teknolojik süreçler elbette ki sanatın da etkilendiği çok ciddi bir dönüşüm yaşanmasına sebep oldu. Fakat, aynı dönemde gördüğümüz en önemli şey bence temelde asi, başkaldıran ve karşıt diyebileceğimiz bu halin kendi kendini çürüterek karşı durduğu şeyin aracı haline gelmesi durumu. Aslına bakarsanız bu olağan bir sürecin sonucu. Hayat da tam olarak böyle işler, çoğu zaman kendi düşüncelerimizi dahi çürütüp benliğimiz olarak belirlediğimiz şeyden uzaklaşabilir, günün sonunda başladığımız noktaya yabancılaşabiliriz. Tam da bu noktada neredeyse bir kriz yaratan buluntu nesneler (found object / objet trouvé) ve “hazır yapım” (readymade) pratiklerinin eleştirel bir değişim felsefesi ile doğuşuyla birlikte dönüştüğü duruma dikkat çekmek istiyorum.
Bahsettiğimiz dönemde sanatçının fiziksel malzemeyle kurduğu geleneksel ilişkinin radikal biçimde yeniden tanımlanıp sorgulandığını görüyoruz. Çok uzun yıllar sanatın estetikle olan köklü bağının bu dönem itibariyle düşünsel kurgu, kavramsal bakış ve bağlamsal yaklaşımla yeniden şekillendirildiğini rahatlıkla inceleyebiliyoruz. Geleneksel sanat düşüncesi ve pratikleri, bir hammaddenin sanatçının dehası ve fiziksel müdahalesiyle yontularak, biçimlendirilerek var edilen, dış dünyadan yalıtılmış eşsiz bir özgünlüğe sahip bağımsız bir nesne olarak kabul edilir. Buna karşın buluntu nesne pratiği, halihazırda olan, belirli bir işlev için üretilmiş, toplumsal dolaşıma girmiş ve yaşanmışlığı olan nesnelerin doğrudan sanat bağlamına evrilmesini ifade eder. Burada sanatçının çarpıcı müdahalesiyle bahsi geçen nesne, eser olmaktan çıkıp düşünsel bir eleştiri aracına dönüşür. Yani bir bakıma (eleştiri fikrine göre) kapitalizmin, tüketim kültürünün ya da modern yaşamın bir anlatısı haline dönüşür. Bu da sanatı, sanatçıyı, eseri ve izleyiciyi klasik algımızdan çıkarma amacı güder.
Buluntu nesneyi, doğada rastlanan ya da gündelik yaşamın içinde bulunan, sanatsal bir amaçla üretilmemiş bir nesnenin sanatçı tarafından estetik, düşünsel veya kavramsal bir bağlam içinde yeniden değerlendirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Kabaca bu nesneler her şey olabilir; fabrika üretimi bir kavanoz, doğada bulunmuş bir kozalak ya da kullanım süresini doldurduktan sonra atılmış bir kıyafet gibi… Buluntu nesne pratiğinde genelde sanatçının müdahalesi görünür. Parçalar kesilip yeniden yapıştırılabilir ya da oyulup boyanabilir. Nesnenin var olduğu süre boyunca yani daha sanatçının müdahalesine geçmeden önce yaşadığı dönüşümlerse (üstündeki aşınmalar ya da izler gibi) aslında işin düşünsel bir parçası kabulüyle okunur.
Hazır yapım kavramına geldiğimizdeyse hepimizin ilk aklına gelen Marcel Duchamp’ın “Çeşme” adlı işi klasik bir örnek olacaktır. Buna fabrikasyon üretim olan ve geleneksel sanat ölçütlerine göre hiçbir estetik anlam taşımayan sadece tüketim amacıyla üretilmiş nesneler olarak da bakabiliriz. Bu aşamada sanatçının fiziksel müdahalesini pek görmeyiz. Nesneye imza atmak ya da yönünü değiştirmek ya da başka bir parçayı bir şekilde dahil etmek gibi küçük müdahaleler dışında… Yani nesne aslında sergilendiği mekanda sanatçının ona verdiği fikirsel dönüşümün bir temsili olarak yer bulur. Haliyle bu durum sanatın estetik yanının dışına çıkarak felsefenin sorgulayıcı tarafına çevrilir. Sanatçının konumunun ve sanatın ne olduğunun sorgulandığı, amacı ve sanatın eleştirilmesi gereken yanlarının ortaya çıkarılma amacı güden; çarpıcı, rahatsız edici, bazen izleyicide duygusal etki uyandırıcı bir kavram haline dönüşür.
Modern sanatta gündelik nesnelerin sanat eserine dahil edilmesinin tartışmamız için verilebilecek yakın örneklerinden biri, 1910’larda Kübizm ile gerçekleşti demek yanlış olmayacaktır. Picasso ve Braque’ın gazete kupürleri, etiketler ve farklı gündelik malzemeleri tablolarına dahil etmeleriyle kolaj, modern sanatın önemli kırılma noktalarından biri haline geldi.
Bu sürecin doğuşu hiç de tesadüfi değil aslında. Sanatçının yaşadığı döneme verdiği bir tepki olarak da değerlendirilebilir. Sanayi devrimi, kentleşme, kapitalizmin yükselişi ve dünya savaşlarının geride bıraktıklarının sorgulandığı bir dönemin sonuçlarından. Sanayi devrimi ile birlikte yoğun çalışma şartları altında ezilen işçi sınıfı, tüketmeye ve daha çok tüketmeye yönlendirilen burjuvanın sıkışmışlığı, bürokrasinin baskısı ve savaşların yarattığı psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yıkımlar sanatçıları bir bakıma gerçekliği sorguladıkları bir yöne itti. Sanatçılar sadece sorgulamakla kalmadılar, bu duruma isyan eder bir pozisyon alarak hem topluma eleştirilerini göstermek istediler hem de sanatın galeri ve müzelerin içinde yüksek pahalara satılacak estetik bir nesne olduğu gerçekliğine eleştiri getirmeye çalıştılar. Örneğin, Dadaizmin doğuşunda çok büyük katkısı olan I. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri, bir grup sanatçının topyekün isyanının ve anti duruşunun bir sonucu… Mantıksızlığı, provokasyonu ve anlamsızlığı yükselten bir anlayışı kavrayarak sanatın o yüksek mertebesine darbe indirmek istediler. Sanatı (o anki) bağlamından koparıp başka bir şeye dönüştürmeye çalıştılar.
Sanatçının eleştirdiğinin parçası haline gelmesi ise çok daha yakın bir sonuç bence. Daha o günden gelişen bu durum, sanatçının emek harcamadan düşünsel bir sürecin sonucu olarak anlam üretmeye çalıştığı işten milyonlarca dolar kazanması ya da ün kazanması da tam olarak bunu gösterir bence. Bu noktada sürrealistlerin André Breton’ın da öncülüğünde bilinçdışının keşfine odaklanan yeni bir anlam dünyası kurma isteği buluntu nesnenin bilinçdışı arzuların, bastırılmış dürtülerin, fetişlerin ve rüya mantığının maddi bir aracı olarak görülmesine neden oldu. Sıradan ev eşyalarının buluntu nesnelerin eklemlenmesiyle tekinsiz bir hale dönüşmesi olarak düşünebiliriz. Salvador Dalí’nin “Istakoz Telefon”u da bunun için iyi bir örnek olarak görülebilir.
II. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da Soyut Dışavurumculuk ve onun da ardından 60’lar sonrası dönemde gelişen Pop-art bu sürecin kapitalizmle şekillenen bir diğer kolu haline geldi. Andy Warhol endüstriyel tüketim metalarını (Brillo kutuları, Coca-Cola şişeleri) doğrudan sanata aktaran en ünlü örnektir. Joseph Kosuth gibi kavramsal sanatçılar, sandalyenin kendisi, fotoğrafı ve sözlük anlamını yan yana koyarak sanatı tamamen estetikten soyutlayıp bir zihin ve dil problemine (felsefi önermeye) dönüştürdü.
Bir bakıma formun ve estetiğin şekil değiştirdiği bu dönemde anlamın önem kazanması süreci bazı durumlarda sorunlu bir hal alıyor bana kalırsa. Bu hem sanatçı hem de izleyici için kanıksanmaması gereken önemli bir dönüşüm. Çünkü bence sanat dediğimiz şeyin bir süre sonra sadece nesnelerin ardına koyabildiğimiz her türlü fikri bir şekilde sunma davranışı haline gelmesi oldukça sığ bir yaklaşım. Biraz sert bir görünse de her şeyin ardına bir fikri yerleştirebiliriz ve bu her zaman sanat ya da felsefe olmayabilir. Herkesin bir diğerinin alanına müdahale etmediği ve ona zarar verecek psikolojik ya da fiziksel davranışlar sergilemediği noktada her şeyi yapmasının normal olduğu ve olması gerektiği bir çağda yaşasak da sanat adı altında işleyeceksek gerçekliği görünür kılmanın yollarının bazı durumlarda zorlamaya dönebildiğini düşünüyorum. Bu noktada, buluntu nesnelerle üretilen bir iş olarak mülteci botlarında ölen kişilerin eşyalarının bir sanat nesnesine dönüşmesi benim açımdan başarılı bir iştir. Fakat, herkesin benzer fikirleri ortalama şekilde sunmasını ben de tam anlamıyla belli sınıfların, ve işi üretenlerin oyalanmasına araç olan bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Herkes sanatçı olabilir, her şey sanat olabilir fikrinin zorlama bir yapıya evrilmesi kaygısıyla yazdığım bu metinde vurgulamak istediğim şey anlamın geldiği noktayı düşünmemiz…