Thomai Tsimpou
Günümüz yaşamının aşırı uyarılma ve duygusal yorgunlukla tanımlandığı bir dönemde, Sara Ricciardi’nin Pinacoteca di Brera’daki sürükleyici yerleştirmesi “Serotonin – Mutluluğun Kimyası”, hazzın nasıl üretildiği, algılandığı ve sürdürüldüğüne dair mekansal bir yanıt öneriyor. 2026 Milano Tasarım Haftası kapsamında sunulan şişme yapı, tarihi binanın loggiato (revaklı balkon) kısmında süzülerek burayı biyokimyasal bir süreci yaşanmış bir deneyime dönüştüren, duyarlı ve duyusal bir ortama dönüştürüyor. American Express iş birliğiyle geliştirilen proje, 21-26 Nisan 2026 tarihleri arasında halka açık olacak.
Ziyaretçilerin yerleştirmeden ne almasını umduğu sorulduğunda Ricciardi, ani ve neredeyse içgüdüsel bir tepkiye işaret ediyor. Ricciardi, designboom’a verdiği demeçte, yerleştirmeyi daha katmanlı bir şeye dönüşmeden önce ani bir duygusal tetikleyici olarak tanımlayarak şöyle diyor: “Onlara bir gülümseme verin; bilirsiniz, aynı zamanda daha derin bir anlama düzeyi de olabilecek bir şey.”

Sara Ricciardi Studio’nun Milano merkezli ekibi, serotonini soyut bir bilimsel kavram olarak değil; mekansal, atmosferik ve somutlaşmış bir unsur olarak yeniden yorumluyor. Şişirilebilir formlar loggiato boyunca nazikçe genişleyip daralarak nefes almayı ve kalp atışını anımsatan yavaş bir koreografi sunuyor. Işık, renk ve ses senkronize bir şekilde çalışarak, mekanın içinde sabit kalmak yerine onun içinden geçen sürekli bir duyusal nabız üretiyor.
Yerleştirmeyi canlı bir sistem olarak tanımlayan Ricciardi, “Bu; size o iyi titreşimleri veren süper parlak renklerle dolu organik bir heykel, bir hava heykeli,” diyor. Ziyaretçiler, canlı bir manzara olarak algılanan bir alana giriyorlar. Yerleştirme, ritim ve tekrar yoluyla incelikle tepki veren bir organizma gibi davranıyor. Bu zamansal boyut merkezi bir hale geliyor; mutluluk statik bir durum olarak değil, ortaya çıkan, zirveye ulaşan ve çözülen değişken bir durum olarak kurgulanıyor.
Proje, algının hafifçe istikrarsızlaştığı bir ortam inşa ediyor. Renk geçişleri ve optik desenler şişirilmiş yüzeylerde kırılarak kenarları eritiyor ve derinliği bozuyor. Bedenler renk alanları tarafından yutulurken, mekan içindeki hareketler değişen görsel efektleri tetikliyor.

Ricciardi, mimari bağlamla bilinçli bir gerilim kuruyor. Yerleştirmenin yumuşaklığı ve değişkenliği, Pinacoteca di Brera’nın taş heykellerinin ağırlığı ve kalıcılığı ile tezat oluşturuyor. Bu yan yana geliş, her ikisinin de okumasını keskinleştiriyor: Tarihi revak daha sertleşirken, yerleştirme daha canlı hale geliyor. Ricciardi, “Sert yapı ile organik form arasında bu diyaloğu yaratmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak için bu kıvrımlı şekillerle gelmek istedik,” diye açıklıyor.
Yerleştirme, serotonini resmetmek yerine onun etkilerini sahnelerken; hazzı neyin harekete geçirdiğini ve ne kadar sürdüğünü sorguluyor. Mutluluğu; karşılaşmalar, hareket ve duyusal girdi ile şekillenen geçici bir biyolojik tepki olarak çerçeveliyor.
Ricciardi, “Stüdyomda bir projeye başlamamız gerektiğinde her zaman kelimeler seçeriz,” diye not düşüyor. “Burada elimizde ‘sanat, loggiato, heykeller, önemli düşünürler, sanatın hazzı’ vardı.” Kavram, bu takımyıldızdan sezgisel olarak doğmuş. Ricciardi ekliyor: “Tüm bu kelimeleri birbirine bağlayan neyimiz var diye düşündük; haz, serotonin, bilirsiniz… Vücudunuzda hissedebileceğiniz ve sizi sıcak, güzel bir duyguyla doldurabilecek bir şey.”

Ricciardi projeyi, uyaranların sürekli ve genellikle abartılı olduğu çağdaş deneyim üzerine daha geniş bir düşüncenin içine yerleştiriyor. Yerleştirme ince bir eşik öneriyor: Çok fazla uyarım bunaltır, çok azı ise azaltır. Geriye kalan, asla sabitlenemeyen bir denge arayışıdır. Ricciardi, “Bazen serotoninin, sadece bir sarılma alarak vücudumuzda kendi başımıza aktive ettiğimiz bir şey olduğunu hatırlamalıyız,” diye düşünüyor.
Bu denge mekansallaştırılmış bir kontrastla sunuluyor: “Burada çok yumuşak, havadar bir yapınız var ama çok fazla havanız olursa uçup gidersiniz. Mesele, iki kuvvetin tam ortasında olabilmek,” diyen Ricciardi, yerleştirmenin genişleme ve kontrol arasındaki dengesini tarif ediyor.
Tarihi mimariye karşı konumlanan bu gerilim sembolik bir hal alıyor. Ricciardi sözlerini şöyle tamamlıyor: “Taştan yapılmış inanılmaz, ham, sert bir yapımız var ve taş süper güçlüdür. Ama hiçbir yere gitmenize izin vermez. Sadece burada kalırsınız. Bu yüzden havanın ve taşın o güçlü yönünün tam ortasında olmalısınız. Ve bu diyaloğu her zaman geliştirmek çok önemlidir.”

Bu yazı, designboom’da yayımlanan Thomai Tsimpou imzalı metinden çevrilmiştir. Yazının İngilizce orijinaline buradan erişebilirsiniz. Görseller aynı yazıdan alınmıştır.